Her sabah aşağı yukarı aynı saatte alarmın çalması...
Yarı uyanık yatakta dönüp durmak...
ve o günün hafta sonu olmasını dilemek...
10 dakika aralıkla alarmın tekrar çalması...
Yorganına ve yastığına olan büyük aşkını dile getirmek...
Onlara akşam mutlaka geri döneceğine dair söz vermek...
ve yataktan kalkmadan son kez kedi gibi gerinmek...
Life in Mono şarkısını ne kadar çok sevsem de hayatımın monoton olmasına sanırım hiç mi hiç tahammülüm yok.
İki göğsümün arası ne kadar dar olabilir ki? Nefes almakta bu kadar zorlanmak hiç hoş değil.
Kriz döneminde işin olduğu için şükretmek...
Bir yandan da kendine zaman ayıramamanın getirdiği hüzün...
Sevdiğim işi yapıp para kazanıyorum deyip kendimle övünmek...
Bir diğer yandan da tembelliği deli gibi özlemek...
Sanırım bu yüzden tatil olan her günü pembe polar battaniyemin altında sağ tarafımda kedim sol elimde de kumandayla değerlendiriyorum...
Ama rahatsız bir karakter olduğum için boş oturunca da sıkılıyorum...
Her şeyden sıkılan birisi doğal olarak kendisinden de sıkılıyor...
Monotonluğu kırmak, hayatına renk katmak, kendine uğraşlar bulmak...
Sanırım ben bunu çözünceye kadar hayatımın sonuna gelmiş olacağım.
Monday, March 1, 2010
Tuesday, December 22, 2009
Bu noktaya gelmişken gerekli mi?
Biraz önce hiç duraksamadan içimdeki saatli bombanın pimini çektim.
Ve birkaç dakika sonra infilak edecek.
Umurumda mı diye sorarsanız, hiç değil.
Tanıdığım meleklerin şeytanın yardımcıları haline dönüştüğü bu hayatta sorgulamamak gerek.
Ruhum vücudumun içine sıkışmış gibi.
Bulduğu her delikten her an kaçma girişimde bulunabilir.
En iyisi hapsolduğu bu bedeni patlatıp onu özgür bırakmak.
Ve birkaç dakika sonra infilak edecek.
Umurumda mı diye sorarsanız, hiç değil.
Tanıdığım meleklerin şeytanın yardımcıları haline dönüştüğü bu hayatta sorgulamamak gerek.
Ruhum vücudumun içine sıkışmış gibi.
Bulduğu her delikten her an kaçma girişimde bulunabilir.
En iyisi hapsolduğu bu bedeni patlatıp onu özgür bırakmak.
Tuesday, May 12, 2009
Tüketim üzerine...
Tüketim üzerine...

Kendini tekrarlamak her anlamda hoş bir şey değildir ki, söz konusu olan ürettiğiniz bir şeyi tekrarlamaksa kısır döngüye girme tehlikesiyle karşı karşıya kalırsınız. Uzun zaman önce tüketim kültürüyle ilgili bir yazı yazmıştım. Aradan zaman geçti, fakat fark ettim ki hiçbir şey değişmemiş, hatta daha da kötüye gitmişti. Bu yüzden aynı paragrafla yazıma başlıyorum.
Türkiye’nin politik, ekonomik ve kültürel açıdan başına gelen tüm değişim ve dönüşümler bilimsel kaynaklarda genel olarak 1980 yılı öncesi ve sonrası olarak ikiye ayrılır. 1980 yılında alınan kararlar doğrultusunda önümüzdeki dış ticaret engeli kalkmış ve Türkiye mal bolluğuyla tanışmıştı, başka bir deyişle lüks tüketim ürünleriyle. Bütün bu geçiş dönemini 1980 yılı ve sonrasında doğanlar sanki bir masalmış gibi büyüklerinden dinleyerek büyüdüler. Evet! Galiba biz gerçekten büyüdük. Peki kendimize ve çevremize karşı olan farkındalığımız da bizimle beraber büyüyebildi mi?
Bu soruya objektif cevap verebileceğime inanmıyordum, ama kısa bir süre önce RTÜK tarafından yayından kaldırılan bir yarışmada Bill Clinton’ı tanımayan, Irak’ın başkenti’ni Lübnan sanan, Pavarotti’ye bakıp Bill Gates mi diyen ya da Semra Özal’ın fotoğrafına bakıp ismini aldığı kopyalarla anca söyleyen birinin konuşmasının devamında “Bunun eşi de vardı. Imm şey… sanatçı kendisi?” demesi programın başından beri gülmekten gözümden yaş geldiği anları bırakıp gerçekten elimden kumandayı fırlatacak kadar sinirlenmeme neden olmuştu.

Büyümekten ve farkındalıktan bahsederken ne kadar cahilliğin içinde boğulup gidildiğini atlamışım sadece, yoksa başka gözümden kaçırdığım bir şey yok. “Biliyoruz, öğreniyoruz ve kendimizi her geçen gün geliştiriyoruz, ama bir o kadar da hayatın içinde boğulup gidiyoruz. Hiç kimsenin suçu değil aslında tüm bu olanlar. İçinde büyüdüğümüz ve özelliklede gençlerin tüketimini hedef alan bir sistemin merkezindeyiz. Belki de doğru kavram birçok yerde karşımıza çıkan yabancılaşmadır. İçinde bulunduğumuz çevrede kendimizi tanımlamak için devamlı tüketiyoruz. Kendi kişiliğimizden ziyade bizi giydiğimiz kıyafetler ya da farklı şekillerde tükettiğimiz ürünler tanımlıyor. Toplum içerisindeki konumumuzu belirlemek ve kendimizin belirli bir tabakaya ait olduğunu adeta ispatlamak için tüketime hatta lüks tüketime mahkum hale geldik.” diye yazmıştım birkaç sene önce. Ne kadar da iyimser yaklaşıyormuşum o zamanlar. Bu aslında bizim suçumuz değil, sistemden dolayı mecburuz tüketmeye diye düşünüyormuşum. Popüler kültürün kendi çıkarları doğrultusunda hedeflediği tüketim çılgınlığı çığlık atıp kaçmak istediğim bir boyuta ulaştı.
Sanatı bile tüketmeye başlamadık mı?

(Bu konuda sayfaların yetmeyeceği kadar söyleyecek çok sözüm var... Yazıyı bir yerde yayımlama olanağım olsaydı, Tolga Türk'ün yazım için çekmiş olduğu fotograflara da yer vermek istiyordum. Beni bu kadar iyi anladığı ve çektiği harika fotograflar için ona teşekkür ederim...)
Ağustos 2007 - İstanbul

Kendini tekrarlamak her anlamda hoş bir şey değildir ki, söz konusu olan ürettiğiniz bir şeyi tekrarlamaksa kısır döngüye girme tehlikesiyle karşı karşıya kalırsınız. Uzun zaman önce tüketim kültürüyle ilgili bir yazı yazmıştım. Aradan zaman geçti, fakat fark ettim ki hiçbir şey değişmemiş, hatta daha da kötüye gitmişti. Bu yüzden aynı paragrafla yazıma başlıyorum.
Türkiye’nin politik, ekonomik ve kültürel açıdan başına gelen tüm değişim ve dönüşümler bilimsel kaynaklarda genel olarak 1980 yılı öncesi ve sonrası olarak ikiye ayrılır. 1980 yılında alınan kararlar doğrultusunda önümüzdeki dış ticaret engeli kalkmış ve Türkiye mal bolluğuyla tanışmıştı, başka bir deyişle lüks tüketim ürünleriyle. Bütün bu geçiş dönemini 1980 yılı ve sonrasında doğanlar sanki bir masalmış gibi büyüklerinden dinleyerek büyüdüler. Evet! Galiba biz gerçekten büyüdük. Peki kendimize ve çevremize karşı olan farkındalığımız da bizimle beraber büyüyebildi mi?
Bu soruya objektif cevap verebileceğime inanmıyordum, ama kısa bir süre önce RTÜK tarafından yayından kaldırılan bir yarışmada Bill Clinton’ı tanımayan, Irak’ın başkenti’ni Lübnan sanan, Pavarotti’ye bakıp Bill Gates mi diyen ya da Semra Özal’ın fotoğrafına bakıp ismini aldığı kopyalarla anca söyleyen birinin konuşmasının devamında “Bunun eşi de vardı. Imm şey… sanatçı kendisi?” demesi programın başından beri gülmekten gözümden yaş geldiği anları bırakıp gerçekten elimden kumandayı fırlatacak kadar sinirlenmeme neden olmuştu.

Büyümekten ve farkındalıktan bahsederken ne kadar cahilliğin içinde boğulup gidildiğini atlamışım sadece, yoksa başka gözümden kaçırdığım bir şey yok. “Biliyoruz, öğreniyoruz ve kendimizi her geçen gün geliştiriyoruz, ama bir o kadar da hayatın içinde boğulup gidiyoruz. Hiç kimsenin suçu değil aslında tüm bu olanlar. İçinde büyüdüğümüz ve özelliklede gençlerin tüketimini hedef alan bir sistemin merkezindeyiz. Belki de doğru kavram birçok yerde karşımıza çıkan yabancılaşmadır. İçinde bulunduğumuz çevrede kendimizi tanımlamak için devamlı tüketiyoruz. Kendi kişiliğimizden ziyade bizi giydiğimiz kıyafetler ya da farklı şekillerde tükettiğimiz ürünler tanımlıyor. Toplum içerisindeki konumumuzu belirlemek ve kendimizin belirli bir tabakaya ait olduğunu adeta ispatlamak için tüketime hatta lüks tüketime mahkum hale geldik.” diye yazmıştım birkaç sene önce. Ne kadar da iyimser yaklaşıyormuşum o zamanlar. Bu aslında bizim suçumuz değil, sistemden dolayı mecburuz tüketmeye diye düşünüyormuşum. Popüler kültürün kendi çıkarları doğrultusunda hedeflediği tüketim çılgınlığı çığlık atıp kaçmak istediğim bir boyuta ulaştı.
Sanatı bile tüketmeye başlamadık mı?

(Bu konuda sayfaların yetmeyeceği kadar söyleyecek çok sözüm var... Yazıyı bir yerde yayımlama olanağım olsaydı, Tolga Türk'ün yazım için çekmiş olduğu fotograflara da yer vermek istiyordum. Beni bu kadar iyi anladığı ve çektiği harika fotograflar için ona teşekkür ederim...)
Ağustos 2007 - İstanbul
Subscribe to:
Posts (Atom)